GEZİ FOTOĞRAFLARI VE SOSYAL MEDYA

Sosyal medyada en çok paylaşımı yapılan şey şüphesiz fotoğraflar. Özel günler, kutlamalar, hediyeler, sürprizler, tatiller, seyahatler, gezilen görülen mekanlar, gidilen cafeler-barlar, az da olsa hastalıklar-hastaneler… Tüm bunlar paylaşılan fotoğrafların biricik malzemesi. Bu paylaşımlarda bulunmanın, her anını bir görüntü eşliğinde sunma ihtiyacını hissetmenin psikolojik ve sosyolojik birçok boyutu var. Konunun uzmanları elbette zaman içerisinde yorumlarını kamuoyuyla paylaşacaktır. Bir uzman olmasam da konuya kafa yoran bir birey olarak en çok gezi fotoğraflarının paylaşımı beni düşündürüyor.


Gezilen-görülen yerlerin fotoğraflanmasını rahatlıkla anlayabiliyorum. Bir hatıra kalması niyeti var çoğunda. Belki de bu niyetin ardında, anı sonsuz kılma hevesi. An’ın içine sinen duygu, düşünce, ilham vb. ne kadar güzellik varsa hepsini bir resim çerçevesinin içinde saklayıp dondurma gayreti. Bu gayretin temelinde de gelip geçiciliğin derin müşahedesi… Bir diğer yandan, şahit olunan güzellikleri dostlarla paylaşma niyeti var. Gidilip memnun kalınanları tavsiye, kalınmayanları uyarı mahiyetinde not etme düşüncesi.

Fakat tüm bu iyi niyetlere rağmen gezilen yerleri sosyal medyada paylaşma düşüncesinin, insanı bambaşka yerlere sürüklediğini düşünüyorum. Bunların en başında da mekanla kurulan ilişkinin sarsılması ve yüzeyselleşmesi yer alıyor. Çünkü fotoğraf çekme ya da kameraya alma ve alınan görüntüyü anında paylaşma dürtüsü, mekanın ruhunu hissetmeyi engelliyor. Orada olmakla oluşan şahitliğin derin farkındalığı, ‘ben de oradaydım’ sloganının sığlığına yenik düşüyor. Belki de bu yüzden pek çok kişi ziyaretten dönerken gözlerini kapadığında, az önce gördüklerine dair hiçbir şey hatırlamıyor. Hatırlasa da mekana can veren detaylar, hemen gün yüzüne çıkmıyor. Bu sebeple de tekrar fotoğraflara bakıp gördüklerini anlamlandırmaya çalışıyor.

Siegfried Kracauer‘in, Kitle Süsü kitabını yazdığı yıllarda henüz sosyal medyanın esamesi okunmuyordu ama belli ki döneminin ruhu ona, bugünleri görecek basireti verdi. Ve o da kitabında bu sığlaşma sürecine şu şekilde işaret etti:
“Goethe, İtalya seyahatini, ruhuyla aradığı ülkeye yapmıştı. Bugün ruh, – ya da ruhla ne kast ediliyorsa- seyahatin sağladığı tebdili mekan peşinde. Modern seyahatin hedefi gidilen yer değil, sadece yeni bir yer; bir yörenin kendine özgü varlığından ziyade çehresinin yabancılığı aranıyor artık. (…) Uygarlaşmanın sağladığı olanakların sonucunda bugün bile yeryüzünün sadece çok küçük bir kısmı ayak basılmamış durumda. İnsanlar kendilerini evde de başka yerlerde de evindeymiş gibi hissediyor ya da hiçbir yerde evinde hissetmiyor. Bu yüzdendir ki moda olan seyahat aslında artık yabancı mekan duygusunun keyfini çıkarmak değil, sırf kendisi uğruna yapılıyor. Önemli olan seyahatin sağladığı kopuşun kendisidir, onun sayesinde herhangi bir yeri temaşa edebilmek değil. Seyahat bildik bir yerden başka bir yerde olmanın biricik vesilesine dönüşüyor giderek, en önemli işlevini salt yer değişikliği olarak görüyor. (..) Onlar yolcuyken alıştıkları yerden uzaklaşırlar; yabancı bir yere gitmek; tutsağı oldukları bu dünyaya sığmadıklarını göstermenin onlara kalan tek yoludur. Uçsuz bucaksız coğrafi uzamda seyahat ederek, bizatihi seyahat aracılığıyla uzamüstü sonsuzluğu deneyimlerler. Böyle bir seyahatin öncelikle ve de çoğunlukla belli bir istikameti yoktur. Seyahatin anlamı da daha ziyade yer değiştirme gerçeğinde tükenir.(1)

Kracauer, döneminin koşullarıyla modern hayatın seyahat olgusunun mahiyetini nasıl dönüştürdüğünden bahsediyor. Ben bu dönüşümü sağlayan en büyük aracın sosyal medya olduğunu düşünüyorum. Çünkü sosyal medya; anlık paylaşımların anlık tüketiminin yapıldığı bir mecra. Seyahat ya da güncel ifadesiyle gezi ise an’ı büyüten, dönüştüren ve yeniden üreterek bireyi yenileyen bir süreç. Gezide yürünen yollar, sadece dışarıda değil. İçsel bir yolculuk var orada. İnsanın kilometreler katederek kendinden kendine yürüyüşü var. Temaşa edilen manzarada bakanın gözleri sadece karşısına değil, kendi içerisine de bakıyor. Ruhunun karlı dağlarını, geniş ovalarını, karanlık kuyularını ve yemyeşil çayırlarını da görüyor / gözlemliyor. Ziyaret edilen tarihi eserde, eserin tarihinden kendi kişisel tarihine doğru yol alıyor.

Tüm bunlar elbette ki ancak mekanın ruhu hissedilmeye çalışıldığında yaşanabilecek deneyimler. Gezilen mekanla iletişim kurmayı sadece paylaşmak için fotoğraf çekmek ve ayrılırken sevdiklerine hediyelik eşyalar almak olarak görenlerin bu deneyimlerden nasiplenemeyeceği aşikar. Hal böyle iken ve sosyal medya hayatımızın bu kadar içindeyken gezi fotoğraflarımızı paylaşmayalım mı? Elbette, paylaşalım. Fakat paylaşırken hatta daha öncesinde mekanı gezer iken ruhumuzun da bir fotoğrafını çekmeyi unutmayalım.

(1) Kitle Süsü, Kracauer  Siegfried, Metis yay, syf 40


Yazı: Sümeyra Demirdöven Nurcan

http://birtencerebinpencere.blogspot.com.tr/

About Cemre Nur Meleke

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir