ÜÇ ZAMANLI ŞEHRİ BATUM

Batum, Karadeniz‘in prensesi. Güzel bir masalın başkahramanı. Büyüsüyle içine çeker, ”hup” diye yutar! Farkında olmadan bir masalın üç farklı zamanının da kahramanı olursunuz… Eee, bizim masalda böyle başladı! Nereden bilebilirdim, bu şehirle tekrar yolumun kesişeceğini. Masal bu ya, bir gün gerçekleşiverdi.  Benim gibi on iki kahramana  rüya gibi bir tatili sunuverdi.


Batum’la yollarımızın ilk kesişmesini her ayrıntısıyla hatırlıyorum, üzerinden de tam üç koca yıl geçmiş. Büyülendiğim bu şehirde üç yılda nasıl gelişmiş, daha da çekici hale gelmiş. Geçmiş, şimdi ve geleceği sınırsızca sunarken bir cumartesi günü kahramanları olarak ayak bastık, bu huzur verici çılgın şehre…  

Masal havaalanında başladı, özel aracımızla ilk bizi Ajara Turizm ofisinden rehberimiz karşıladı. Yaklaşık on beş dakikalık uzaklıkta konaklayacağımız  Radisson Blu Hotel’e yerleşerek,  şehrin büyülü havasını içimize çektik. Hava biraz asi, hiç hesapta yokken dokunduruyor şehre damlalarını. Otel sahilde, muhteşem bir manzaraya sahip. Hava vız gelir! Her gezginin rüyası tabii ki şehrin keşfedilmeyi bekleyen sokakları. Otelin huzuru ve konforuna alışınca ayrılmak zor olsa da, sokaklara atıyoruz kendimizi. Otel her yere yakın, biraz dolaştın ya da alışveriş mi yaptın, hop hemen oteldesin.

Otelden çıkınca hava yavaş yavaş kararmakta, bir gün daha  yitip gitmekte. Malum biraz uzun yolculuk bir de öğleden sonra olunca günün nasıl yitip gittiğini anlamadan acıkıyor insan nedense. Akşam yemeğini şehrin en güzel mekanında ‘‘Old Boulevard” a yiyoruz. Mekana ilk girdiğimiz anda sanat eserleriyle karşılaşıyoruz.  Sakın şaşırmayın! Mekan hoş bir tasarımla, gelenleri etkileyecek nitelikte hazırlanmış. Her yer ayrı bir incelikle dekor edilmiş. Sanatın içinde bir de yemek çeşitleriyle sunulan sanat var ya, anlatılmaz tadılır nitelikte! Şişinceye kadar yedikten  sonra şehre bir de tepeden bakalım diyor ve teleferiğe biniyoruz. Şehrin her yeri ışıl ışıl geceyi karşılarken, yüksekten Batum’la gizli gizli bakışıyoruz. Gün biterken bu şehirde birinci  günümüzü de tamamlamış oluyoruz.
İkinci günün sabahı gezme heyecanıyla güne başlıyoruz. Otelin kahvaltı salonunda keyifli bir kahvaltının ardından, hava da biraz ihanet etse de yılmadan şehrin sokaklarına açılıyoruz. ”Nereye mi?” demeden bir sağa, bir de sola bakıyoruz. Çıktığımızda sağa dönersek geçmişi, sola dönersek şimdiki Batum’u, biraz daha uzaklaşırsak bizim topraklara doğru, geleceği görebiliyoruz. Neden mi üç zaman, anlatayım o zaman. Efendim eski Orta Avrupa mimarisi şehrin içlerine doğru hakim. Biraz sahile yaklaşınca Sovyetler’den kalma ghetto tarzı birbirinin aynısı binaları rahatlıkla görüyoruz. Şimdiki zamandan da uzaklaşınca, sahilde boy boy yükselen gökdelenlere de gelecekteki görünüm demek en doğrusu olsa gerek!!!

Biz önce sahile doğru ilerliyoruz. Şehrin, en güzel  sahili boyunca uzanan parkında dolaşmaya başlıyoruz. Benzemeyen iki coğrafya. Biri denize dimdik kafa tutup her türlü yeşilin güzelliğini barındırırken (yani bizim topraklar), diğeri alabildiğince düz bir alana kurulu geleni geçeni kendine aşık edercesine huzur verici (Batum). 
Dümdüz ovaya kurulu bu kıyı şehri, sanki birileri cetvelle çizmiş gibi cadde ve sokaklara ayrılmış, yetmemiş aralarına da güzel tarihi binaları kondurmuş.  Sağda denizle paralel sınırsız uzanan parkta, özgürce dolaşacağımız ve spor yapacağımız konforda düzenlenmiş. Biraz dolaşınca sahilde, yaza hummalı hazırlık çalışmaları başlamış. Yazın diğer sahil şehirleri gibi nüfus dörde katlanıyor. Cıvıl cıvıl bir şehrin havasına bürünüyor. Kışın sessiz ve sakinliğini de koruyor. Gelinebilecek en iyi mevsim sanırım ilkbahar.
Parkın nimetlerinden faydalandıktan sonra denizden biraz uzaklaşarak parkın karşısındaki sokaktan içeriye doğru tarihi bir yolculuğa başlıyoruz. Burada Orta Avrupa mimari kültürünü sergileyen yapılar yer alıyor. İlk gelişimde çoğunluğu bakımsızlıktan yitirilmeye müsait bir haldeyken şimdi tamamen dimdik ayakta. Sanki Batum’ a değil de başka bir Avrupa şehrine gelmişiz gibi bir  hava yaşatıyor . Ara sokakların caddeye açıldığı alanlarda geniş parklar meydanları süsleyen ayrı bir incelik. En güzel meydanlarından birisi de Avrupa Meydanı. Dört tarafını saran sokaklar ve onları taçlandıran yapılar. Bir de ortadaki havuzu ile serinlik veren esinti, ayrılamayacağımız meydanlardan birisi.
Sağdan ilerlediğimizde karşımıza Astronomik Saat çıkıyor. Sakın bir anda şaşırmayın ve kendinizi Prag’da sanmayın! Burası Batum, çılgın şehir! Tıpkı diğer kardeşleri gibi Orta Avrupa’nın yansıması olsa da onlar gibi dingin değil!

Bol fotoğraf çekeceğimiz yerlerden birisi Astronomik saat. Biraz daha derinliklerine girdiğimizde bu sefer Piazza Meydanı karşılıyor. Uzun oturup hoş sohbetler  hatta yetinmeyip yeni evli çiftlere tanıklık edeceğimiz, en güzel meydanlardan birisi. Aynı zamanda şehrin açık hava konserlerinin de yeri. Etrafı  kafeler ve çeşitli zengin mimari yapılarla çevrili. Hemen çıkınca Aziz Nikolas Kilisesi karşımızda. Aman dikkat, şehrin en yapışkan dilencileri de burada !!! Ee, her şehrin vardır böyle gizli hikayeleri.  Olmasaydı eğer kavruktu, gönlün gözünde!!!
Biraz ilerlediğimizde iki ya da üç katlı binaların oluşturduğu ara sokaklara giriyoruz. Bazı binaları asmalar sarıp sarmalamış. Eski bir gelenekmiş, binaları asmaların sarması. Bilindiği gibi Batum, asmanın cenneti ve ilk yetiştirildiği yer. Şehrin ara sokaklarında balkonları sarıp sarmalayan asmalar, yazın sefasını sürerken, şehrin nimeti asmalarından da faydalanın diye yetiştiriliyor. Yeni yapılaşmalar şehre ve zamana meydan okurcasına göğe doğru yükselirken, şehrin de bu güzelliklerini silip süpürüyor. Hangisi güzel derseniz tabii ki ”geçmiş” diye haykırırım. Neyse çok dolaşınca karnımızda acıkıyor. Şehrin en güzel yemeği ”Haçapuri’yi tatmak üzere ”Porto Franco ‘ya” geliyoruz. Hoş bir mekan, içerisi de tıklım tıklım dolu. Belli kalitesinden dolayı müşteriyi de mıknatıs gibi çekiyor. Önce ustalardan yapılışını izliyoruz. Çok kolay ekmek hamurunu aç, içine özel peyniri döşe sonra ver fırına, pişince de üzerine yumurtayı kır, biraz ateşle buluşunca oluyor sana ”Haçapuri”. Tabi bu yapılışını her ne kadar basit anlatsam da tamamen ustalık işi. Önümüze gelen haçapurinin bir de yeme tarifi var. Önce çatalla peynir ve yumurtayı ayrılmamacasına karıştırıyoruz. Sonra kenarından kopardığımız hamur parçalarıyla bandıra bandıra yiyoruz. Bir tane oldukça doyurucu ve fiyatı da uygun. Yanında sunulan meyve gazozlarına da yemeğinize eşlik etmesine izin verin. Güzel bir yemek sofrasından Gürcü kahvesi içerek kalkın. Sonra mı, tabii ki sahile doğru yolculuk. Karşımıza ilk çıkan  saat kulesi oluyor. Burası da yabancı değil, tıpkı İzmir. Her yerde bizden bir esinti, daha ne olsun gezmeye devam tabii ki…Akşam yemeği için seçilen mekan sahilin güzel bir köşesinde Gold Fish. İçeriye girdiğimizde akşam yemeğini yiyebileceğimiz en güzel köşeye yerleşiyoruz. Bu sefer menüde balık var. Denize kıyı şehri olunca balık yemeden dönmekte olmaz değil mi? Çarşıda, pazarda her yerde balıkla dostça karşılaşıp, selamlaşabiliyoruz bu nedenle…Masa yine çeşitli lezzetlerle donatılmış. ye yiyebildiğin kadar, mide fesadı olmadan dönmeyeceğiz galiba… Ünlü gurmelerinde yolu buradan geçmiş, sunulan lezzet bakımından ünlü bir yer yani! Güzel yemeğin ardından, ağırlığımızca kalkarak doğru otele gidiyoruz. Böylece bir güzel günü daha bitiriyoruz.
Batum’da üçüncü günümüzde, otelde yapılan nefis kahvaltının ardından aracımız bizi alıp uçuruyor. ”Nereye?” diyemeden , içimizden yükselen ”uçur bizi” nidalarına ses vererek hızlıca otelden uzaklaşıyoruz. Önce bizim topraklara yanaşarak Sarp sınır kapısına yakın Kale denilen yere geliyoruz.
Kale, Gaius Plinius Secundus döneminde yapılmış. 2. yüzyılda küçük bir Roma kenti haline dönüşmüş. Daha sonra Bizans egemenliği altında kalan kale 1547 yılında Osmanlılar‘ın eline geçmiş. 1878 tarihli Ayastefanos Antlaşması’yla Acara bölgesiyle birlikte Gonio, o tarihlerde Rusya İmparatorluğu‘nun bir parçası olan Gürcistan’a katılmış. Kale, Osmanlılardan kalan hamam ve konağın izlerini yok etmese de, hala yaşatıyor. Tarihi su kanalları, Osmanlı hakimiyetindeyken inşa edilen hamamlara ait. Farklı uygarlıkların izlerini yaşatırken, çok fazla iz süremesek de çoğu değerli eser Tiflis Müzesi’nde sergileniyor. Kalede küçük bir müze bölümü ve önünde yer alan atölye çalışmaları da hareketlilik getiriyor. Çıkınca Gürcü halk oyunları ekibiyle karşılaşıyoruz. Bizim kafkas ekibinin ikizi sanki. Kılıç, kalkanları ellerinde içeride yapılacak gösterinin de hazırlık telaşındalar. Araya girerek, biraz da rica ederek, dansçılarla bir anı fotoğrafı çektiriyoruz.  Ardından, çok uzaklara doğru yolculuğumuz da sürüyor. Daha önce de dediğim gibi Batum,  üzüm bağları ve şaraplarıyla önemli bir şehir. Şehrin içinde eski binaları sarıp sarmalayan asmalarda bunun en güzel kanıtı. Yörenin en iyi şarap üretim evi sayılan ‘‘Ajara Wine House’‘ a doğru ilerlerken, yolumuzun üstündeki mesire alanı, doğal güzelliklerini çekinmeden sunuyor. ”Bir soluklanma molası” diyerek,  Makhuntseti Şelale‘sine geliyoruz. Farklı bir ambiyans ile bizi büyüleyen bu doğa harikasının etrafı reçelci, balcı teyzelerle çevrili. 


Yazın cıvıl cıvıl bir alan olduğu belli. Serin, huzuru bulacağımız bir yer. Yola doğru indiğimizde ise derenin üzerinde taş köprü farklı bir güzellik . Köprünün bitiminde yer alan aile işletmesi ahşap mekanda saatlerce suyun sesiyle günü geçireceğimiz yerlerden. İşletmeci amca, Türk olduğumuzu duyunca, heyecanla Osman Paşadan bahsederken, Gürcü kahvesiyle dostluğu kırk yıla taşıyor…
Zaman su gibi akıp gidiyor. Her yer büyüleyici güzellikte, ayrılmakta bir o kadar zor oluyor. Neyse asıl bizi bekleyen yere, ”Ajara Wine House” doğru yol alıyoruz.  Kısa mesafe sonunda ulaşıyoruz. Uzayıp giden üzüm bağları yanında yer alan, şarap üretim merkezinde üretimi izlerken, ayrı bir bölümde de yemeğimizi yiyoruz. Gürcü yemeklerinin farklı lezzetler sunduğu bir başka geçit törenin baş konukları olarak yerlerimizi alıyoruz. Hepsi, bol baharatlı ve reddedemeyeceğimiz kadar da lezzetli. Sofrada sunulan acara bölgesinin en ünlü şarapları burada üretiliyor. Bizimde yemeğimizi ayrı tatlandırıyor. Öğle yemeğimiz bitince tekrar cazibeli şehrin sokaklarına geri dönüyoruz.
Şehrin en işlek, kapalı pazarında soluğu alıyoruz. İnanın ki, burada kendinizi  yabancı hissetmiyorsunuz. Bu şehrin bir parçasıymışsınız gibi sevecen ve samimi bir şekilde her yerde karşılanıyorsunuz. Bu arada pazarda her şey organik.  Etten, peynire, sebzeye ve giyime kadar bir çok seçenekte, gelen müşteriye hizmet veriliyor. Peynirci teyzeler peynirlerini tattırmak için müthiş bir çaba sarfediyor. Hatır, gönül kalmasın diye teker teker tatlarına bakıyor ve bir teyzemizi mutlu, mesut ederek biraz peynir alıyoruz. Pazar sahilde,  iki katlı upuzun bir binada haftanın her günü hizmet veriyor. Pazardan çıkınca otele dönüyoruz, bizi bekleyen geceye hazırlanmadan önce biraz da otelin nimetlerinden yararlanıyoruz. Bol yıldızlı otelde kalıp sadece uyumak için kullanmak olmaz… Havuzunda serinleyip, sırasıyla sauna, masaj alanlarını dolaşıp bir o kadar da rahatlayıp geceye hazırlanıyoruz.


Akşam yemeği için seçilen sahilin farklı bir yerinde yer alan ”San Remo”da müthiş güzel günbatımına tanıklık ettikten sonra Gürcü danslarını seyrediyoruz. Gözlerimize ve damaklarımıza sunulan iki farklı tadın sarhoşluğuyla sokaklarla tekrar buluşuyoruz. Otelimizin karşısında yer alan  Miracle Parkı‘na varıyoruz. Saat ona yaklaşmakta ve Azerilerin ünlü halk hikayesinden yola çıkarak yazılan Ali ve Nino’yu canlandıran heykellerinde kavuşma saati dolmakta. Bitimine on beş dakika varken, akşam yemekte giydiğim ayakkabılar koşmama engel olunca, çıplak ayakla ulaşmaya çalışıyorum. Ve gezilerimde bir ilki yaşayarak çıplak ayakla ilk gezimi de yapmış oluyorum. Bizim için önemli olan Ali ve Nino’nun kavuşma anı yaklaşık on dakika sürüyor. An ve an, hiç kıpırdamadan kayda alıyoruz. Yavaş yavaş kavuşan iki sevgilinin mutluluğuyla tekrar otelimize dönüyoruz. Gece daha bitmedi, bizim için hala devam ediyor. Otelimizde son gece ve casino da kendimizi buluyoruz. İçerisi tıklım tıklım dolu, benimde böyle bir mekanda ilk yer alışım. Batum, mimari zenginliği, kültürü, yemekleri, şaraplarıyla ünlenirken Gürcistan’ın  Acara özerk bölgesi olması nedeniyle de, casinolara oldukça yatırım yapılıyor. Bu yönüyle de her mevsim yüzlerce turisti çekiyor. Gündüz sakin bir hayat sunarken, gece tam zıttı oldukça hareketli ve bir o kadar da ışıltılı…


Son günümüzde sımsıcak hava karşılıyor. Otelde kahvaltımızın ardından yaklaşık dokuz kilometre uzaklıkta, geniş bir alanda yer alan Botanik Parka geliyoruz. Yüzlerce çeşit floranın yer aldığı doğa havuzuna düşüyoruz. Her anını yaşayarak, kuş seslerinin, börtü böceğin eşliğinde yaklaşık iki üç saatimizi buraya seve seve hediye ediyoruz. Zamanın bitiminde havaalanına doğru yol alıyoruz. Bu masalsı şehre, on iki gezgin masal kahramanı veda ederek ayrılıyoruz. Bir daha tekrarını yaşamak dileğiyle tabii ki… Belli mi olur, gökten düştü üç koçan bilet, biri biz kahramanlarına, diğeri bu masalı hazırlayan Gezimanya ekibine,  sonuncusu da bu imkanı sunan Ajara turizm ofisine…

Yazı ve Fotoğraflar: Serap Selçuk
İletişim: serapbarman@gmail.com

About Cemre Nur Meleke

2 thoughts on “ÜÇ ZAMANLI ŞEHRİ BATUM

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir