SEUL- GÜNEY KORE

Seul’e ulaştığımızda yağmurlu bir hava bizi karşılasa da daha ilk dakikalarda sevdik bu güler yüzlü insanların düzenli ve temiz şehrini. Havaalanından metro ile şehir merkezine, kalacağımız yere yürüyebileceğimiz kadar yakın bir noktaya ulaştık. Toplu taşıma ağı bir harikaydı.
Geleneksel Kore evlerine Hanok deniliyor. Günümüzde bu evlerde konaklama imkanı da sunuluyor. Pansiyon tipinde ortak banyolu ve kahvaltı servisi de sunan bu mekanlarda Kore usulü yer yataklarında, sürgülü kapıları olan, işlemeli dolaplarla dekore edilmiş odalarda kalmak mümkün. Biz de internette yaptığımız ufak bir araştırma sonucunda Buchon’da Hanok Guesthouse 201’i bulduk. Mekanın sahibi Uni adında genç bir kadın ve Türkiye’ye de defalarca gelmiş, çok güler yüzlü biriydi. Konukevi de gerçekten çok merkezi ve de temizdi. Banyolar ortak olmasına rağmen her zaman pırıl pırıldı.

Yolculuğun yorgunluğu ve havanın yağışlı olması sebebiyle Seul’deki ilk saatlerimizde odamızda dinlenmeye karar verdik. Uyandığımızda hava kararmıştı ve yağmur dinmişti. Yürüyerek şehri keşfetmek ve yemek için güzel bir mekan bulmak üzere çıktık. Sıcak bir çorbanın iyi geleceğini düşünerek doğu asya ülkelerinde farklı isimlerle adlandırılan Kore’de “Juk” olarak bilinen sulu pirinç lapası yemeğini denemeye karar verdik. İstediğiniz malzeme ile hazırlanan çeşitlerden biz mantarlıyı tercih ettik. Yanında yemek üzere çeşitli küçük tatlar da ikram ettiler. Açıkçası hepsinin tam olarak ne olduğunu bilmesek de hiç ayrım yapmadan hepsini beğenerek yedik. Hasta yemeği olarak da bilinen Juk bize çok iyi geldi.


Karnımız tok bir halde yürüye yürüye şehri gezmeye devam ettik. Yakınlarda meşhur Kore barbeküsünün yapıldığı onlarca dükkanın bir arada olduğu bir bölgeye ulaştık. Oradan devam ederek Namdaemun gece pazarını aramaya koyulduk. Onu bulamasak da yolumuzun üzerinde Myeongdong gece pazarını bulduk.


Çeşit çeşit sokak yemeklerinin, kıyafetlerin, aksesuarların satıldığı onlarca tezgah vardı. Burayı bulunca yemek yediğimize pişman olduk ve ertesi gün yeniden gelmemiz gerektiğine karar verdik. Saatin epey ilerlemesinden ötürü yürüyerek hanok’umuza geri döndük. Yolda bizi en çok şaşırtan, pazartesi olmasına rağmen takım elbiseli birçok adamın sarhoş bir şekilde yalpalayarak yürümeleri oldu. Yani arkadaş yarın iş yok mu size diye içimizden geçirdik haliyle 🙂


Seul’de ikinci günümüze Changdeokgung Sarayı ve Gizli Bahçe‘yi gezerek başladık. Doğu sarayı olarak da bilinen Changdeokgung Sarayı Japon işgali sırasında, 1592 yılında çok büyük hasar görmüş. Yenilenen saray ilerleyen dönemde yeniden büyük bir hasar gördüğü için retorasyonlar sonrasında asıl halinin ancak %30’u korunabilmiş.


Sarayın içinde saklı bir bahçe “Biwon” bulunuyor. Kraliyet ailesinin mensuplarının girebildiği bu koruda çok çeşitli  bitki, ağaç türleri ve havuzlar su kaynakları bulunuyor.
Uzun bir ömür diliyorsanız Bullomun (Hayat Kapısı)’dan  geçebilirsiniz, eskiden bu kapıdan kral dışında kimsenin geçmesine izin verilmiyormuş.
Bahçenin içinde Kore’nin en eski ağaçlarından biri olan 750 yaşında bir ardıç ağacı da bulunuyor.


Gangnam Style şarkısına konu olan Gangnam bölgesini de görmeden geçemedik. Metro ile gidip Gangnam istasyonunda indiğimizde insanların kılık kıyafetlerindeki değişim gözle görülür şekildeydi. İstanbul’un Nişantaşı semti gibi diyebiliriz. Ama daha iddialı, daha afilli tasarım kıyafetlerle gezen insanlara rastlamak çok normal.

Değişik şekillerde onlarca gökdelenin arasında biraz yürüdük. Aradığımız Sushi restoranını bulamamanın hayal kırıklığı ile bir sonraki hedefimize yöneldik; teknoloji ürünleri satılan dev alışveriş merkezi.
Aynı Singapur’da Universal Studios’a geç kaldığımız gibi alışveriş merkezi için de biraz geç kalmış olsak da aradığımız cihazların fiyatlarını öğrenebildik. Beklediğimiz kadar uygun bulamayınca elimiz boş otelimize döndük.


Seul’de görülecek yerler arasında Namsan Park‘ı da bulunuyor. İster yürüyerek ister teleferikle çıkılan tepeden tüm şehri izleyebilirsiniz. Biz yürümeyi tercih etik ve epey yorulduk ama keyifli bir parkur.
Tepeye ulaşınca yöresel dans şovuna denk geldik. Akrobatik hareketler yapan dansçıyı takip etmekte epey zorlandık.
İnişi başka bir rotadan yaparak, Seul sakinlerinin spor için tercih ettikleri çok güzel bir park bulduk.

Uçağımız geç bir saatte olduğu için akşam şehir merkezinde yapılacak bir gösteriye katılmaya karar verdik. Çok ilginç izleyicilerin arasında geçen tiyatral bir şovu izlemek yerine dahil olduk diyebiliriz. Binalar arasında gerilmiş halatlarda akrobatik hareketler yapanlar, uçanlar, inenler, yerde çığlık çığlığa koşanlar, dans edenler. Hepsinin sayesinde Seul’e güzel bir veda töreni yaşadık.
Nazik insanları, temiz sokakları, doğası ve gelişmişliği ile Seul bize kendini epey sevdirdi. Güney Kore‘yi daha detaylı gezebileceğimiz başka bir zamana kadar vedalaştık ve Filipinlere doğru yola çıktık.
Bu arada aklınızda bulunsun havaalanı cidden uzak ve metroyla ulaşmak yaklaşık 1,5-2 saat sürüyor. Bizim gibi uçak kaçtı kaçacak diye kalbiniz sıkışarak gitmemek için biraz erken yola çıkın 🙂


Yazı: İlkay Ateş Yuvaktaş
Fotoğraflar: Engin Yuvaktaş
İletişim: ilkayyuvaktas@gmail.com